<- :: Sonraki Sayfa ->

Kasım 12, 2006

3 Soru 3 Cevap (Gezgiç)

Bu haftaki konuğumuz blogcu dünyasının en iyi "çevirmen"i ve değerli dostum Gezgiç...Ünlü üç sorumuzu ona da yönelttik ve cevaplarını aldık...

 

1-Merhaba Gezgiç Hocam, biliyoruz ki sen çeviri konusu ile yakından ilgileniyorsun? Ayrıca İngilizce Öğrenmek ile ilgili de mükemmel bir blog çalışman var… Bize çeviri dünyası ve blogculukta çevirinin önemi ile ilgili bir analiz yapar mısın?

 

Merhabalar. Öncelikle, röportaj için beni seçmenden dolayı teşekkür ediyorum.

Çeviri ile yakından ilgilendiğim doğru. Ama bu, ilgi düzeyinde değil tabi, ekmek paramı kazanıyorum bu işten. Üniversitedeyken ara vermiştim okula 2 sene önce, bu memlekette bütün işsizlerin yaptığı gibi ben de 6-7 aylığına tası tarağı toplayıp İstanbul’a gittim çalışıp para biriktirmek için. Şans bu ya, bir tercüme bürosunda iş buldum. 7 ay çalıştım orada ve iyi ki çalışmışım. Oradan ayrılıp üniversiteyi bitirmeye geri döndüğümde, internet üzerinden bu işi yapmaya devam ettim. Halen devam ediyorum çevirmeye. Bir gün sözleşme metni geliyor, bir gün şiir, bir gün tıbbi cihaz kullanım kılavuzu… Kafa biraz çorba oluyor ama değiyor tabi, her çeviriden sonra bir zafer hissi kaplıyor içimi :)

Çeviri dünyası biraz ilginçtir. Severek yapmıyorsanız, başarılı olmanız çok zor. Çünkü kendinizden birşeyler katarsınız yaptığınız çeviriye. Ticari metinlerde (şartname, sözleşme, kılavuz vb.) bunun ayırdına pek varamayabilirsiniz ama çevirisi yapılacak metin edebi değer taşıyorsa daha bir haz verir çevirmene. Senin yazılarını İngilizceye çevirirken çok haz almıştım, itiraf etmeliyim :)

Yaptığım ingilizceogren adlı bloga gelince... Daha önceleri internette dolaşırken rastladığım siteler, ingilizce öğrettiklerini iddia ediyorlardı fakat içerikleri hiç de tatmin edici değildi. Hatta kimi sitelerde, ilk 3-5 dersi ücretsiz sunup geri kalan derslerden ücret talep ediliyordu. Düşündüm ki bu iş, para ödemeden, hatta üyelik sistemi bile olmadan yapılabilir. Neden bildiklerimi tek seferde herkese anlatabilmek için para talep edeyim ki? Oturup gramer üzerine bildiklerimi yazdım, net hatırlayamadıklarımı gramer kitaplarından kontrol ederek aktardım ve bir şekilde en lazımlı konuları, her insan tarafından anlaşılabilecek, sade bir dille aktardım. Umarım birilerinin işine yarar:)

Blogculukta da çevirinin önemli olduğuna inanıyorum. Sonuçta tek bir dil ile ulaşılacak hedef kitle, iki dille yayın yapan bir bloga göre daha kısıtlı olacaktır. Fakat yapılan çevirinin kaliteli olması önemli. Çünkü çeviriyi güzel yapan şey, kaynak dilden birebir çevirmek değil, kaynak metnin ifade ettiği duygu ve düşünceleri hedef dildeki benzer ifadelerle sunabilmektir. Çeviri yaparken yapılan en büyük hatalardan biri de bu sanırım… Birebir çevirmeye çalışmak kadar çeviriyi bozan birşey yok. Eğer bir blog hakkıyla başka dillere çevrilirse (ve tabi blogun içeriği özgünse), kısa sürede tüm dünyadan ziyaretçi toplayacağından şüphem yok.

 

 2-Bildiğin gibi geçen hafta Türk Siyaset Hayatının önemli isimlerinden birisi Sayın Bülent Ecevit öldü… Bülent Ecevit denince aklına ne geliyor? Senin bakış açından dinleyelim bir de…

Allah rahmet eylesin. Türkiye’nin çok büyük bir siyasetçi kaybettiğini düşünüyorum. Çünkü öyle bir insandı ki Bülent Ecevit, belki de pisliğe, riayete, yalan-dolana tek bulaşmayan siyasetçiydi. Temiz siyasetçi diye düşünün, aklınıza Bülent Ecevit dışında bir isim geliyor mu?

Siyaset dışında, edebi dünyaya olan yakınlığına da hayran olmuşumdur B. Ecevit’ in. Hiç unutmuyorum, üniversite birinci sınıftayken çeviri dersimizde Rabindranath Tagore ’dan bir şiir vermişti hocamız derste çevirelim diye. Çevirdikten sonra da bize, çevirmenini gizleyrek Türkçe’ye çevrilmiş bir versiyonunu verdiğinde “helal olsun, güzel çevrilmiş” demiştim. Sonradan söylemişti B.Ecevit’ in çevirdiğini de şaşırmıştım. O zamana kadar bilmiyordum B.Ecevit’ in edebi yönünü. Çok sonraları öğrendim R. Tagore’nin, Ezra Pound’un, T.S. Elliot’un ve Bernard Lewis’in eserlerini de Türkçe’ye kazandırdığını B.Ecevit’ in. 

B.Ecevit’in siyasi anlayışı, dünyaya bakışı, Türkiye’ye kazandırdıklarıyla kaybettirdikleri hakkında çok şeyler söylenebilir, eleştirilebilecek şeyler de bulunabilir belki. Ama gerek yok diye düşünüyorum. Kalbi ve yolu temizdi, öyle kalsın zihinlerimizde…

 

3- Herkese sorduğum gibi sana da sinemadan bir soru soracağım… Yine bizim sinemamız, evet Son dönem Türk Sineması hakkında sen ne düşünüyorsun?

Sinema evet. Türk Sineması. 70 ve 80’li yıllarda yerlerde sürünen sinemacılık anlayışına karşın, 90’larda silkinme ve 2000’li yıllarda kendini bulmaya çalışma çağlarını yaşıyor Türk Sineması. Geçmişte çekilen harika filmlerimiz yok mu, var elbet. Ama iki elin parmağını geçmez sanırım.

 

Boşalan sinema salonlarını sadece Hollywood filmleri doldurmaya başlayınca bir takım şeyler dank etti galiba yapımcıların kafalarına. “Sinemada neden Türk filmleri tutmuyor?” sorusuna bulunan yanıtları, 2000’li yıllardaki Türk filmlerinde görüyoruz. Teknolojiye uyum birincil şart zaten. Bakıyoruz Hollywood filmlerine, adamlar uzayda koloni kurmuş filmlerde. Biz hala film şeritleri üzerinde tahribat yaparak, şeritleri çizerek lazer efekti vermeye çalışıyoruz. E hal böyle olunca, Dünyayı Kurtaran Adam filmi de dünyanın en kötü filmi seçilir gezegendeki tüm oylarla…

 

Geçmiş yıllarda Türk Sineması’nın en büyük hatası, aynı konuları “aynı biçimde” anlatmasıydı. Artık o hatanın ayırdına vardı yönetmenler ve senaristler. Artık farklı biçimde anlatıyorlar aynı hikayeleri. Zaten hepi topu 10-15 konu var işlenebilecek. Ama farklı dille anlatılınca muhteşem birşeye dönüşüveriyor. Bakın “Babam ve Oğlum” filmine. Filmde anlatılan konu, öyle dillere destan birşey değil, hepimizin bildiği bir konu, babanın oğluna duyduğu sevgi. Ama Çağan Irmak öyle bir damardan girmiş ki, hepimiz gözlerimizden yaşlar fışkırarak izledik :)

 

Bir de senaristlerimizin acayip bir olay örgüsü mantıkları var. Film içinde verilen mini hayat öyküleri birbirinden o kadar kopuk ki. Verilmek istenen mesajları, ince ince senaryoya işleyemiyorlar, “kör göze parmak” edasıyla sokuşturuveriyorlar. Çok nadir örnekler dışında da çoğu film estetikten uzak, direktifvari mesajlarla dolu, acayip bir şey haline geliyor.

 

Ve son tespit. Türk Sineması, birkaç güzel örnek dışında komedi filmi yapmayı beceremiyor, zorlama esprilerin arkasına sığınıyor. Belden aşağı vurarak günü kotarmaya çalışıyorlar ve açıkçası bu durum bende “eğer komedi ise Türk filmi izlenmez” düşüncesi oluşturmaya başlıyor yavaş yavaş…

Kasım 6, 2006

3 Soru 3 Cevap (Abhorrence)

  Herkese bir 3 Soru 3 Cevap yazısından daha merhaba.Bir Tv programı açılışı gibi oldu ama idare edin artık:-) Bu haftaki konuğumuz Abhorrence isimli blogcumuz.Ben sordum o söyledi...

 

1-     İlk önce Abhorrence ismini neden seçtiğiniz ile başlayalım…Neden Abhorrence?

 

      Bu soru ile blogcu olduğumdan beri gerçekten sıkca karşılaşıyorum ben anlatmaktan siz sormaktan yorulmadınız :))İsterseniz öncelikle Abhorrence'nin manasını söyleyelim Abhorrence ingilizce bir kelimedir... Türkçe karşılığı ise Nefret, Nefret edilen şeydir peki bu nickin mevcut blogumla ne alakası var tarzında bir sorunun gelmesi kuvvetle muhtemel onu da açıklıyayım... Abhorrence aslında sadece blogcu olurken özellikle seçtiğim bir nick değil... ben bu nick'i uzun süreden beri zaten kullanıyordum... İnternette de bu şekilde tanındığımdan kayıt olduğum her siteye ''Abhorrence'' nicki ile kayıt oluyordum ve Blogcu'ya da bu sebeple Abhorrence nicki ile kayıt oldum... Blogcu'ya ilk kayıt olduğumda bu denli tanınacağımı tahmin etmiş olsaydım başka bir nickle kayıt olur muydum ? Evet kesinlikle daha kolay bir nickle kayıt olurdum... Halen Abhorrence nickini değiştirmeyi düşünmüyor da değilim.İsterseniz Abhorrence'nin hayatıma ilk girdiği günleride anlatıp bu soruyu noktalayalım... 2001 - 2002 yıllarında Counter Strike oyununun en populer olduğu dönemlerde bende zamanımın azınsanmayacak kadar bir kısmını arkadaşlarla Counter-Strike  oynayarak geçiriyordum... Lise yıllarında yapacak başkada birşey yoktu sanırım :)) Counter- Strike oyununda kendime nick ararken bir anda bir yerde Abhorrence ile karşılaştım ve yazılışı çok hoşuma gitti, mana olarakta oyuna uygun olduğundan o zamandan sonra nickimi Abhorrence olarak değiştirdim... Övünmek gibi olmasın Counter-Strike da epey iyi oynadığımdan arkadaşlarda bana devamlı Abhoorence diye hitap ettiğinden Abhorrence üzerime yapıştı kaldı... İşte Abhorrence'nin serüveni kısaca böyle Counter-Strike oyunundan Blogcu.com a kadar uzanan bir serüven Abhorrence...


 

2-     Türkiye’de bir süre önce meydana gelen “seri katil” dehşeti hakkında düşünceleriniz neler? Liselerdeki “şiddet” eğilimleri ile birlikte değerlendirdiğimiz de nasıl bir tablo çıkıyor karşımıza?  

        Öncelikle soruyu hafif değiştirerek başlayalım cevaplamaya ''Seri Katil'' tanımı pek te anlatmak istediğimiz şeyi karşılamıyor sanırım... "Çok seri, bu katil bilmem kaç saniyede adamı öldürdü" cümlesinde ki manası ile kullanmıyoruz seri katili isterseniz bu gibi kişilere seri katil yerine seri cinayetler faiili diyelim... Ülkemiz Türkiye aslında Seri cinayet failleri ile  sık sık karşılaşan bir ülke durumunda değil... Ülkemizde seri cinayet faili olarak itelendirilebilecek kişi sayısı sanırım iki elin parmaklarını geçecek seviyede değil... Bana sorulursa cinayet cinayettir kimin işlediğinin ve ne kadar işlediğinin pek te önemi yok, sonuçta Allahın verdiği canın bir kul tarafından alınma hadisesi var ortada, peki sonuçta; sonuçlar ve  eylemler aynıysa seri cinayet failleri neden bu denli çok konuşuluyor değil mi ? Seri cinayet faillerinin konuşulma sebebini hep karıştırıyoruz... Onlar birden fazla kişinin canını almaları sebebi ile değil, bu eylemi hiç sebep-sonuç ilişkisine bağlamadan yapıyor olmaları sebebi ile çok konuşuluyorlar isterseniz açıklayalım... örneğin töre cinayetinin sebebi bellidir. Töreye karşı gelmiş biri vardır ve cinayet bu sebeple işlenir.Sonuçta cinayet faili kendince bir neden sonuç ilişkisi içerisinde bir can almıştır ama seri cinayet faillerinde bu yoktur bu sebeple de halk arasında korku ve endişe duyulmasına sebep olup, çok fazla konuşulurlar... Normal  insan psikolojisine sahip bir kişinin hiçbir şeyi neden göstererek bir insan canına kıyması mümkün değildir... Psikolojik yapısı bozuk kişiler, uçucu ve uyaran maddeler kullandıkları zaman İnsan dışı bir varlığa dönüşüyorlar bunun daha mantıklı bir açıklaması yok.. sanırım bu durumu en güzel açıklayan gene halk...

Halk bu durumu nasıl nitelendiriyor :''Canavar'' … Sorunun devamını ele alıp arada bir mantık ilişkisi kurmak gerekirse bu pek te mümkün olabilecek bir şey değil yani Lisede yaşanan olaylarla seri cinayet faillerinin eylemleri arasında ki tek ortak nokta bir şiddet olayının vuku bulması ama seri cinayet failleri uzman kişilerin de açıkladığı üzere psikolojik yapısı bozuk kişiler… Ya liselerimizde okuyan öğrenciler onların da gerek yazılı gerekse görsel basından takip ettiğimiz şeyleri yapmaları psikolojilerinin bozuk olması ile açıklanabilir mi ? Bence hayır... Liselerde olan olayları sadece öğrencilerin psikolojisi bozuk şeklinde açıklayamayız...diyelim sınıf içerisinde öğretmenine hakaret eden şiddet uygulayan aralarında 3-5 öğrencinin psikolojisi bozuk, ya bu duruma seyirci kalan ve olayları gülerek izleyen sınıfın diğer tarafında ki 45 - 50 öğrencinin de mi psikolojisi bozuk… Tabii ki değil sorun çok farklı, sorun ; lise seviyesinde ve daha alt derecelerde okula devam eden öğrencilerin uygun ortamda yetişmemesi…televizyonlarda hergün şiddet içeren ve şiddeti öven programların yapılması... sigaranın ve içkinin delikanlılıkla özdeşleştirilmesi…silahın ve bıçağın  güç unsuru olarak ortaya çıkarılması ve benzer şeyler... Ülkemizde eğitim ve öğretimine devam eden milyonlarca gencimiz hayatlarının büyük bir kısmını ne yazık ki televizyon karşısında geçiriyor ve beyinleri yıkanıyor... Birileri çıkıp "ne alakası var" diye bilir haklı da olabilir belki de ben yanlış düşünüyorumdur. Ama benle yaşıt ve benden daha büyük arkadaşlara  sormak istiyorum , bir çoğumuz lise sıralarında oturduk. Bizim zamanımızda da böyle şeyler oluyor muydu ? kimse hayır olmuyordu diyemez evet biz de sınıf içerisinde ve dışarda uygun olmayan davranışlar içerisine girebiliyorduk ama ben 4 yıl lise okudum ( hazırlık dahil ) 4 yol boyunca bizim lisede bıçaklanan olmadı... 4 sene içerisinde hiç birbirine silah çeken öğrenci görmedim... 4 sene içerisinde hiç öğretmenine şiddet uygulayan hatta uygulamaya yeltenen bir öğrenciye rastlamadım. Şimdi olan biteni izliyorum da sanırım ben ve yaşıtlarım tam zamanında bitirmişiz liseyi…

İşin daha tehlikeli boyutu ne biliyor musunuz ?

Yakında bu liseliler öğretmen, doktor, mühendis olacaklar hatta ülke yönetiminde söz sahibi olacaklar o zaman keşke onları okulda eğitebilseydik diyeceğiz... Tabii bu söylediklerimden yola çıkarak bütün liseliler kötüdür falan demiyorum... Hatta bu şiddet eğiliminde olanların sayısının da azınlık olduğunu düşünüyorum ( öyle olmasını istiyorum ) bu kişileri kaybettiğimiz gibi kazanmak ta elimizde sanırım, bazıları hatalarını anlayıp hata yapmaktan vazgeçmeliler ya da biz onlara hatalı olduklarını gösterip hatalarını düzletmeleri için yol göstermeliyiz...


3-    Yeşilçam’ı sormak istiyorum, sizce Yeşilçam nedir? Neden devam edemedi?

 Kopuş nerede başladı? Bir Yeşilçam analizi yapar mısınız?

        Yeşilçam, koskoca İstanbul'da naçizane bir sokak iken Türk Sinemasına isimlik eden yer... Bana sorulursa bence Yeşilçam Türk sinemasıdır... Kesinlikle Yeşilçam'ı Türk sinemasından ayırıp başka bir dönemmiş gibi lanse etmemeliyiz... Ama sanırım şöyle bir ayrım yapabiliriz eski Türk sineması ve yeni Türk sineması... Eski Türk sinemasına da kısaca Yeşilçam diyebiliriz... yani Yeşilçam Türk sinemasından ayrı bir şey değil bilakis Türk sinemasının temelidir .Yeşilçam televizyon olmadığı dönemler halkın tek eğlence aracı olmuş, sinemaların populer olduğu bu dönemde arka arkaya yüzlerce film çekilmek zorunda kalınmıştır... Bu sebeple Yeşilçam filmlerinin birbirine benzer olduğu görülmektedir ama o zamanın şartları göz önüne alındığında bu unsuru göz önüne alıp Yeşilçamı sıradan, sığ , farklılaşamamış olarak göstermenin haksızlık olduğu aşikardır. Biliyorsunuz ki bir zamanların meşhur film serilerinden Kara Murat serisinin her filmi sadece 1 kamera kullanılarak çekilmiştir ve bu filmlerde hata payı yoktur. beğenmedim bir daha çekeyim yoktur. Yeşilçam hiç bir kurum tarafından desteklenmediğinden Yeşilçam maddi sıkıntıya girdiği bir dönemde Porno dalgasına teslim olmuş ve en büyük darbeyi o dönemde yemiştir. Bu dönemde kişisel çabalarla tek tük filmler ortaya konulmuştur. Porno dalgasını atlatan yeşilçam uzun süre ayakta kalmaya çalışmış fakat gerek maddi imkansızlıklar sebebi ile daha farklı filmlerin ortaya konulamaması gerekse televizyonun halkın eğlence kültüründe ki yerini alması ile Yeşilçam dönemi kapanmıştır...

Ekim 29, 2006

3 Soru 3 Cevap (Gergin)

  3 Soru 3 Cevap köşemiz yeni bir konuk ile yine karşınızda.Bu hafta kalemi keskin ve kuvvetli, güçlü bir blogcu var karşımızda:Gergin...O da benim gibi western filmlerini ve hikayelerini seviyor.Biz sorduk o cevapladı...



1-İlk önce blogunuzdaki "Western" esintilerinden bahsetmek istiyorum... Klasik olacak ama neden Western:-) Western hakkındaki görüşlerinizi alabilir miyim?

Öhö öhö..Öncelikle bana da kasik bir soru sorduğunuz için teşekkür ederim.(Daha önceden yapılan ropörtajları okudum.Lafa böyle girince havalı oluyor.) Neden western meselesine girmeden önce kovboy çizmeli avatar konusunu izah edeyim.Çünkü hem çizme hem de western esintili blog devreye girince herkes beni mahallenin delisi gibi fırfırlı süet ceketle Buffalo Bill gibi dolaştığımı zannedecek.Cep TLF'nun foto ayarlarını denerken kıçımı kaldırmaya üşendiğimden o sıra önümde duran çizmeleri çekmek kolayıma geldi.O zaman daha blog hikayesi yoktu.Blog açmaya karar verince de "onun bunun resmini kullanacağıma bufotoyu kullanayım,kendimden birşey olsun" dedim.Zaten yaz kış 20 senedir bunları giyiyordum,bundan iyi de simge olamazdı.

Gelelim esas meseleye..

Vakitten kazanmak için uzanmadan çocukluğuma dönersek,şartların beni kovboycamiasına ittiğini görürüz.Bir yandan Tom Miks türü kitaplar,diğer yandan sinema (O zamanlar TV yok) dolayısıyla da bol bol kovboy filmi..İlaveten her erkek çocukta olduğu gibi silah ve aksiyon merakı..Hepsi bir araya gelince Tom Miks'le Kulver Kalesinde rangerlik yaptık(yaşımız ufak olduğundan Suzi'ye asılamadık),John Wayne'le Coloroda'ya sığır sürüsü götürdük.Yolda Apaçilerle takışıp,kanyonlarda pusuya düşürüldük.Parasızkalınca altın,petrol aradık. Bulabildiğimiz parayla barlarda viski içip hırçıkardık,önümüze gelenle düello ettik.Gerçi 80 günde dünyayı dolaşıp,denizin 20000 fersah altına indiğimiz,Robinsonlayaban keçisinden süt sağdığımız da oldu ama kovboyluk daha baskın çıktı.Bunlar dündü..Çocuktuk,bazı şeylere özeniyorduk falan..

Peki bugün zorum ne?

Birincisi,belli mesai saatleri arasında çalışıp akşam olunca da koltuğumun altına iki ekmek yarım kilo prinç alıp evin yolunu tutmak,göbeğime kadar pijamayı çekip burnumu karıştırarak TV seyretmek hep bana yabancı geldi. Özgürce,kafama göre takılmak,şimdilerin meşhur lafında olduğu gibi "Gönlünün gö-türdüğü"yere gitmek her zaman daha cazip geldi bana..Bu tür filmlerin meşhur lafıdır.. "Sabah olunca kuzeye doğru yolaçıkarız".Nedense ya kuzeye ya batıya doğru yola çıkarlar..Başka yön yok gibi..Oralarda ne vardır,ikidakika sonra başlarına ne gelecektir,hiçbiri belli değildir.Kaliteli sayılmasa da süprizlere açık,tehlikeli ama tekdüze olmayan heyecanlı bir yaşam.Benimki de bunlara özenti gibi birşey işte.İkincisi,gündelik yaşamımızın dışında bambaşka bir dünya..Başka bir boyut.O yüzden de bu tür filmler beni dinlendiriyor,günlük streslerin dışına çıkarıyor.Kim ne derse desin ben bu "Kovboy Camiası"nı seviyorum.Sonuç olarak bloğumun da bunlardan etkilenmesi doğal.Tüm bunlardan sonra Cemil İpekçi esintileri taşıyacak değildi ya..:-)


2-Son dönemde gerilen Türkiye-Fransa ilişkileri hakkında neler düşünüyorsunuz Tepkilerimiz doğru mu? Boykot yapmalı mıyız?

                                                          Bu tür devletler arası ilişkiler konusunda fikir yürütmeyi pek sevmiyorum.Çünkü bilgilerimiz kısıtlı.Halka bazı bilgiler haklı ve değil tam olarak aktarılmıyor.Sadece hamaset edebiyatı yapılıp,eksik bilginin yarattığı boşluk halk gaza getirilerek dol-duruluyor.Böyle olunca da gösterdiğimiz tepkiler duygusal oluyor,netice alıcı olmuyor.Bana hep arka planda bir dolaplar döndürülüyor gibi geliyor.Mantıklı olarak düşünürsek,Fransa gibi bir ülkeyi idare edenlerin bazışeyleri hesap edememeleri uzak ihtimal.Hele ki kendi çıkarlarını iyihesap ettiğini iddia ettiğimiz Avrupalı hesapsız hiç iş yapmaz.

  Eğer hal böyle ise ekonomilerine zarar verecek böyle bir işe niye kalkışsınlar?İki şık var.Ya bizim zannettiğimiz kadar ekonomilerini sıkıntıya sokacak kadar ciddi alış verişimiz yok,ya da Ermeniler aracılığıyla elde edecekleri kazanç bunun çok çok üzerinde.

Boykota gelince..
  Önce iki ülke arasındaki ticari ilişkilere bakmak gerekir.Dış Ticaret Müsteşarlığı'nın verilerine göre Fransa'nın ihracatında Türkiye'nin payı %1,3.Yani çok düşük bir ra-kam. (Türkiye'nin ihracatında ise Fransa'nın payı %5,2)
Bu durumda boykottan Fransa'nın etkileneceği düşünülemez.Etkilenecek olanlar ise Fransız sermayesi ile ortaklık yapan başta Oyak Reno olmak üzere 524 adet Türkiyede faaliyet gösteren firma.Bu firmaların sadece iç pazara çalışmadığı, ihracata önemli katkısı
olduğu,kazançlarının burada vergilendirildiği,bu firmaların onbinlerce Türk çalışanı olduğu göz önüne alındığında kimin zararlı çıkacağı ortada.Fransa olsa olsa bir iki tane devlet ihalesi kaybeder o kadar.Bu laflardan tepki göstermeye karşı olduğum manası çıkmasın.Olan bitenden rahatsız olduğumuzun anlaşılması için bir şeyler yapmamız şart.Ancak bunun yolunun,caddenin ortasında kıstırdığımız iki Fransız malını evire çevire pataklayıp,kafasını gözünü yarmak,tüpü eskidiğinden zaten göstermeyen Hollanda malı siyah-beyaz TV'yi damdan atmak değil. Hele hele bunları yaptıktan sonra gönül rahatlığıyla Reno9,Megan,Laguna,Peguet,Citroen marka arabalarımızla evin yolunu tutmak hiç değil.O zaman komik oluyor çünkü.Anasına babasına kızan çocuğun yemek yemiyerek protesto ettikten sonra açlığa dayanamayıp gidip mutfakta zeytin peynirle çöplendiği duruma düşmeyelim.


3-Türk Sineması ve gidişatı hakkında ne düşünüyorsunuz?


   Bana göre yapımcıların şu an yaptıkları "paralı televizyon"culuk.Parayla bize TV izlettirmeye çalışıyorlar.Eli ayağı düzgün birkaç filmi saymazsak,diğerleri TV deki popüler oyuncu ve şov-menlerin sinemaya taşınması..Yani, çeşme akarken testi doldurma çalışması..Çok sayıda kopyayla,(mesela "Asmalı Konak" 400 kopyaydı) piyasaya çıkılmasının arkasında da bu yatıyor gibi geliyor.Çünkü sinema izleyicisi reklam ve film eleştirmenlerinden çok filme giden normal vatandaşın fikirlerinden daha çok etkileniyor.Asmalı konak pek beğenilmedi ama seyircinin dışarda laf etmesi bir anlamda engellendiğinden hatırı sayılır bir izleyici buldu.En çok kızdığımda kült olmuş filmlerin cılkının çıkarılarak sanki matah bir şey yapılıyormuşcasına ortaya konulması..Bana göre seyirci bunu uzun süre yemez.Zaten ilk sinyalleri de verildi.Beş milyon izleyici beklenen,her dakika her fırsatta TV de reklamı yapılan filmlerin halleri ortada.Bu ortamda "Babam ve Oğlum" gibi bir filmin yapılması,dolayısıyla kalite çıtasının yükseğe taşınması Türk sineması için şans oldu.Üstelik bu filmin doğru dürüst reklamı yapılmamasına rağmen çok sayıda izleyiciye ulaşması,iyi filmin müşterisini kendisinin bulacağını gösterdi.Özetle,yapımcılar bu kafayla giderse şu saatten sonra sinema seyircisi sinemadan kopmaz ama ağırlığı yabancı filme verir diye düşünüyorum.Hele alt yazıdan vazgeçip dublaja yönelinilirse bu kayma hızlanır.Türk sineması da," 3,5" atmaya başlar.Bu filmleri gördükçe "Yeşilçam"ın hakkını yediğimizi düşünüyorum.Kendi devrinde ağlatıyordu,şimdi de güldürüyor,gündemden hiç düşmüyor.Meğer her devrin sinemasıymış..Ben hala "güzel olduğunuz kadar küstahsınız da.." lafına hastayım.Yerigeldimi kullanmadan edemem.



<- :: Sonraki Sayfa ->


Copyright © 2007 Hussoloji
Bu Site En iyi Firefox'da Görüntülenir.
Blogdaki yazilar Kaynak Gösterilerek kullanilabilir.